düş. Haziran 30, 2007
Posted by zimbabweli in durum., kategorisiz., psikolojik..add a comment
bir şarkı duyarsın ve hayatın değişir. uyuşturucu etkisi yapar o an, o an için çabalamışsındır. farkında değilsindir ve tam da o zamanda ve o yerde seni yakalar o şarkı. o şarkı senin şarkındır, gözlerinden akan yaşlara bir anlam veremezsin. çok hoşuna gitmiştir. ne sen o zamanda ne hissettiğini düşünüp yazacak durumdasındır, ya da durumlar elverir.
asla bitecek değildir o, aynı yazdığın kelimeler gibi. sonsuza kadar düşünürsen eğer ki, düşünmek istersin.
yalnızlığını bir yerde yakalarsın -o senin ilham perindir- hayatını analiz etmeye çalışırsın sonra. içkinden bir yudum alırsın. sonra anlamsız kelimeler kafanda anlamlanır. dinlenebilecek en güzel şeyleri dinlersin, okunabilecek en güzel şeyleri okursun, çizilebilecek en güzel şeyleri çizersin. ama güzel nedir?
kelimeleri yoğurup en güzellerini seçersin arasından, asla kimsenin okumadığını bilmene rağmen yazarsın. şöyle göz gezdirirler sadece, sonuna kadar kimse okumaz. o yüzden boşuna çabalama, sadece dışavur!
tanrının, ailenin varlığını düşünürsün, onların hayatın üstündeki etkisini, sonra yalnızlığını düşünürsün. acaba?
paso aynı boku yemekten bıkmışsındır artık, herkes gibi rasyolel-soft bir yaşamı arzularsın, sonra bu yaşına kadar yaşadıkların. eğer denge varsa, bu dakikadan sonra acı çekmelisin, evet! geçmişteki günahlarından arınmak için. gözünden iki damla yaş gelir, asla bilemeceğin geleceğin kararır. en yakınını kaybetmişsindir, ruhunu.
bedenini sorgularsın, karanlıkta asla görünmez ki o.
karanlıktayken gözlerini göremezsin, karanlık tam bir huzur halidir o yüzden. düşünmen gereken reel şeyleri düşünmene gerek kalmaz. alacakaranlık vardır, ve sen varsındır. varoluşunun farkına varırsın işte öyle anlarda, varolmuşsundur çünkü karanlık vardır. karanlık vardır çünkü sen yoksundur.
hayatının kurgusunu tekrar gözden geçirirsin, yaşadığın şeyleri tekrar yaşama ihtimaline bakarsın. ihtimallere şaşarsın, gerçekliklerle kalırsın ancak. farklı yerlere gidersin fakat bu zamanda, asla geçmişte gittiğin zamanda değil.
temiz şeyler dinlemelisin, soft şeyler dinle ki. düşünme!
dışavurulmuşluğun dışvurumu, sosyallikten tiksinmek, asla başaramayacağın hayallerin peşinden koşmak, karanlığın soğukluğu ve sığlığı. sabah ezanının mükemmelliği, insanın rezilliği. Haziran 24, 2007
Posted by zimbabweli in durum., kategorisiz., olay..add a comment
acının arındılıcığı, ayrımcılığın ve nefretin verdiği önüne geçilemez rahatlık hissi ve hissiyatların anlamsızlığı.
şehirlerin lağım faresi kokan boktanlığı, toplulukların inancını yitirmişliği.
votkanın kan kokan gerçekliği, durumların habersiz yokoluşu, kayıt tutulamayışı.
inancın içinde eriyiş, aynı anda dünyadan kaçış.
gecesi;
yine aynı bok, aynı bok, aynı bok…
aşırı bir tatminsizlik hali, az biraz içki. parasızlık, başkalarına muhtaç olma, olma! kişiden kişiye değişen yorgunluk, uykusuzluk. kafanı eseni yapma, tüm varlıkları, tüm benlikleri evden kovmak isteği. biraz dengesizlik, biraz yalnızlık ihtiyacı. yapamama, edememe en kötüsü de yaptığını yapamayacağını bilmek, gülümseme gereği duymak. içinden gelen maskesi altında aslında duymak istediklerini söylemek insanlığa. vücudunu kullanma, tüm benliğinle yalan söyleme. yüzüne atılan yumruklara benzeyen garip dokunuşlara, bakışlara aldırmadan etrafına bakmadan çığlık atma isteği.
ekşiyen suratına şeytani bir gülümsemenin hakim olması, ensene vuran saçların yarattığı rahatsızlık.
kovmak.
dandirik votkanın gözler üzerinde etkisi, sonra düşünüş ve hayattan tekrar vazgeçiş hali. aynaya bakış, kendini görüş. hayatı aklama, bu defa da kendinden vazgeçiş hali. yalnızlığı duyumsama tekrar, tekrar duyumsama!
beceremeyip hiç bir şey olmamış gibi ertesi günü bekleme. ne yapacağını bile bile bütün haftayı arzulama.
hayatında bir daha hiç görmeyeceğin, konuşmayacağın insanlarla son bir bakış, elveda.
ve son.
fotoğrafların fetiş yerlerini inceleme ihtiyacı. haklarında yapılan beyin fırtınaları, kocaman hayatı anlamlandırma çalışmaları.
allah’ın bok çukurundaki herkesin kafasının içindekileri bilmek, yalandan hissetmek. hissettiğini sanmak.
yalnızlık ve çirkinliğin dışavurumu. Haziran 20, 2007
Posted by zimbabweli in durum., kategorisiz..add a comment
ağaçlara bakıyorum, kuşlara çiçeklere bakıyorum. herhangi ortak yönümü göremiyorum onlarla. sonra gecelere bakıyorum, durumuma bakıyorum. seçtiğim hayatlara bakıyorum ve nefret ettiklerime, kendimi onlara daha yakın hissediyorum. gecelerin, karanlığın her an varolmasını istiyorum. üşüyorum.
bana bakışlara bakıyorum, bazen bedenimden yükseliyorum, kendimi düşünüyorum, ruhumu düşlüyorum. cennet’i arzuluyorum kendimce yarattığım, oraya ulaşamayacağımı bile bile ve etkisizce.
bu durumu değiştirmek ve kendimi iyi hissettirmek aklıma bile gelmiyor benim, çünkü nefret ediyorum. nefrete daha derin bir perspektiften bakamıyorum. duruyorum ve nefret ediyorum. o kadar. daha fazlası değil.
durumları düşünüyorum, düşünceleri düşünüyorum, kafamda yarattığım tipler, kafamda yarattığım hayal dünyası içinde daha da düşüyorum. ışığa bakıyorum, enerjiye bakıyorum. tanrı bu olmalı diyorum, taa ki kendimi görene kadar.
kendimi görüyorum ve toparlayamıyorum. kendimle barışık hiç olmadım ve olmayacağım da. kendime her baktığımda çığlık atasım geliyor, her bir insanı, varlığı yok edesim geliyor. ben aslında kendimi yokediyorum.
yalnız olduğum için mi çirkinliği farkettim, yoksa çirkin olduğum için mi yalnızım?
sorguluyorum…
dur durak bilmez hissiyatlar. Haziran 15, 2007
Posted by zimbabweli in durum..add a comment
eğer aynaya bakacak kadar umursamaz, takatsiz, şerefsiz biri olsaydım böyle olmazdım eminim. bir kere baktım.
insan kendini gördüğü kadarıyla vardır, kısmen ve aslen. diğer türlüsü gördüğümüz objelerdir, kafamızın içindeki yaratımlarımız, işte bunlar kısmen var. biz kafamızın içindekileriz, her an oyun oynarız kendimize, daha önce tecrübe ettiğimiz şekilde yaşarız. mesela daha önce bir olaya tepki vermişizdir, eğer o olay ikinci defa başımıza gelirse yine aynı tepkiyi veririz. bir nevi deneyseliz. ama homosapien’ler (hoş, biz verdik bu ismi kendimize.) kesinlikle kategori edilemez. kategorileri baştan bellidir ve baştan bir teslimiyet içindedir. bu teslimiyet kafasının içindekileredir, ne yaparsa yapsın bunları aşamaz. kendi bedenine hapsolmuştur.
insan her an kaybetme korkusuysa yaşar, bu yüzden içindeki peygambersel yaradılışı kestiremez. kendini her daim aciz bir varlık olarak görür, ruhunu özgürleştiremez.
ne mevlana yapabilmiştir bunu, ne sokrat ne platon. çünkü onlar şahsına münasır değildir. etrafındaki müritlere hasiktir çekememişlerdir, acınası olan bu durumdur. onlar bir tanrı olarak putlaşmıştır kafalarda, kimse hissetmemiştir onları. sadece görmüştür, sadece konuşmuştur onlarla. kafalarını bir kere kaldırıp bakmamışlardır gökyüzü ne renk diye, ya da ben niye burdayım diye sorgulamamışlardır kafalarında. kafaları, gözleri öylesine lanet, öylesine şehvetli ve seksi bir cennet imajıyla perdelenmiştir ki, kimse -her kimse- doğduğu yerde ölmüştür, bir adım bile atamamıştır.
bizim modern insan dediğimiz kavramın, daha doğrusu modern insanların oluşturduğu komunitenin de bundan aşağı kalır yanı yoktur, modern insanların temeli daha ilk insanın yaradılışında (bana göre varoluş, neyse…) atılmıştır. bu temel o kadar sağlam oturmuştur ki, insanın kendi kendine bok atabilmesini olası kılmıştır. hatta kendine bok atmaktan ziyade, ruha da bok atmaktasıdır asıl konu ve beni bu ilgilendirmektedir..
size ne?.
ben ölüyorum evet, ya da kendi kendime çürüyorum. ama attığım her adım gibi bunu da bilinçli yapıyorum. gerçi biliyorum bilinç bir hastalıktan ibarettir, ama ben böyle mutluyum. siz kimsiniz ki, beni sorguluyorsunuz. siz sadece… ben sadece kafamda yarattığım dünyada yaşamaya çalışıyorum. dünya desem yanlış olur gerçi, çünkü dünyevi olan her şeyden tiksiniyorum. bana sarıldınız mı ki beni tanıyorsunuz, ya da kaç defa beni dinlediniz?.
bu hayatı çok güzel yaşamak eminim ki hepinizin hayalidir ve sizin hayaliniz ise benim de hayalimdir.
eyvallah…
ama bir kere benimle oturup aşkın şarabını içmediyseniz, yine eyvallah.
eyvallah, sizi seviyorum…
hedeflerdeki pürüzler öncesi, tam da yaklaşmışkenki boşluk hissiyatı… Haziran 9, 2007
Posted by zimbabweli in durum., kategorisiz., psikolojik..1 comment so far
bir insanın kazandığı en kötü alışkanlık ne sigaradır ne de alköldür herhalde. hiçbir şey yapmamaya alışmış olmasıdır, kendisine uzun veya kısa vadede hiç bir getirisi olmayan şeyleri hayat tarzı edinmesi, bunlar üzerinden düşünmesi, hayatını yorumlamasıdır…
ki bu da insanın o an zaten olmayan vasfını daha da vasıfsız hale getirmekte, hani mutlu olduğumuzu düşündüğümüz bir kaç saatlik eğlencelerden de kendimizi muaf hissetmemizi sağlamaktadır. düşünün ki yarın yapmanız gereken bir iş var, ya da girmeniz gereken bir sınav. eğer o bir zorunluluksa size işkence gibi gelecektir hiç şüphesiz. onu zorunluluk haline getiren şeylerden bahsetmiyorum çünkü kendime yasakladım onları, sadece düşünebilirim ancak ona izin var.
kendimden bahsedeceğim biraz…
ben hayatım boyunca kendimi anlatmakta hep zorluk çekmiş bir ikinci olarak yaşadım, öyle yorumlandım, öyle adlandırıldım. yaptığım her şeyde, attığım her adımda hep ikinci olacağımın bilincindeydim ve bunun ezikliğinde. rahatsız bir kişilik doğurdu bu. ailesi veya arkadaş çevresi tarafından çok sevilen ayrıca içten içe nefret edilen bir tip doğurdu. maymun iştahlı, yapacağı işten yarın tiksinecek ve bu düşünceler bağlamında o an yapacağı işi zor yapan ya da hiç yapmayan birini doğurdu. ben kendim doğmadım, sonradan oldum. düşüncelerim, duygularım, hissettiklerim beni doğurdu ve eğer ben böyle biriysem böyle biriyimdir, ben istediğim için değil. olması gerektiği için böyledir bu. mükemmellik çok uzağındadır, sen sadece ikincisindir. sana bugün gördüğün birincinin baktığı açıdan bakar hayat. çok iğneleyicidir, hani öyle olmasa bile bakışlar seni rahatsız eder. o gün yaşadıkların bunu konfirme eder sadece, o gün gördüğün yüzler, konuşan ağızlar, bakan gözler…
bu ikincilik içgüdüsü, yapmak istediğin ya da varmak istediğin hedefler önündeki en büyük engellerdir, pürüzleri engele dönüştürür. düz bir ipi alır, kördüğüm eder, sen bakakalırsın. ama bu sen istediğin diye değildir, olması gerektiği içindir. kendin gibi düşünen birilerini bulmak için gezer durursun, fikir almak için; ama unuttuğun nokta onların arkalarına bakmaksızın bu engelleri aştığıdır. sen yine bakakalırsın. ölmüş yazarları okursun, kafka okursun, bukowski okursun. sonra bu seni biraz rahatlatır; taa ki hiç bir zaman onlar gibi yazamayacağını anlayana kadar.
enstrüman çalan arkadaşlarına bakarsın, biraz cesaretlenirsin. müzik senin ruhundadır çünkü, hiç bir zaman seni terketmeyeceğini bildiğin tek arkadaşındır; müzisyenlerin etten kemikten insanlar olduğu bakış açısını kazandığında alırsın eline bişiler. denersin, sonra birinci gelir, güzel bişiler tıngırdatır. sen yine bakakalırsın.
yolda yürürken aklına olur olmaz film sahneleri gelir ve sebepsiz yere sende bir istek doğar. bergman seyredersin, aranofski seyredersin, fatih akın seyredersin cesaretlenirsin biraz. taa ki hiç bir zaman öyle bir imkanın olmayacağını anlayana kadar.
arada sırada internette, bilimum galeride, müzede sanat eserlerini incelersin. görsel bana göre dersin, gözle alakalıdır, gözün bu zamana kadar en etkin kullandığın organındır çünkü, onsuz bir hiçsindir. sonra bir iki bişi çizersin, birinci gelir ve… gerisi malum. bu sefer bakakalmazsın ama. içten içe ağlamaya başlamışsındır. tam geri dönüş yokken önüne farklı alternatifler çıkar, sırf o pürüzü aşamayacağını düşündüğün için farklı yollara saparsın, kendinle başbaşa. bohçanı toplarsın kafanın içine ve yürümeye başlarsın. bir iki adım atarsın, mutlu hissedersin kendini. bir iki adım daha, biraz yorulursun. son adımlara doğru artık durum vahimdir, kafandakileri o yolda bırakmışsındır, geri dönüş yoktur, tekrar toparlayamazsın onları. ve tekrar en aptal bakışını takınır, öylece diz çökersin.
insanlarla konuşman gerekir, konuşursun. akşamında, evine döndüğünde tekrar yalnız olacağını bile bile. ve yalnızsındır. kendinle başbaşa kalırsın, ikinciliğin tadını çıkarmaktır bu. önemsenmezsin, kimse o an nerede olduğunu, ne düşündüğünü önemsemez. umurlarında değilsindir, bu da sana yüksek oranda rahatlık sağlar, bağımsızsındır çünkü. evet ikincisindir, ama kimsenin umrunda da değilsindir. birincinin sorumluluğu yoktur üzerinde, kahraman değilsindir.
hayatının hiç bir döneminde popüler, ya da tanınan olmayacağını bildiğin için çağa küsersin, çağı baltalarsın. sonra ne kadar anlamsız olduğunu anlarsın, susarsın. sevgi gereklidir, işlerin yolunda gitmesi için. “gül ki hayat da sana gülsün”‘ü motton yapmışsındır bi kere, diğeri oynamak olur. iyi değildir yani.
yemeği sadece ihtiyacın olduğu için yersin, rahatsızlık hissetmemek için işersin, sıçarsın. zevk almazsın bu yaptıklarından, yapmak zorunda olduğundandır belki, anlam veremezsin ki. anlam verdiklerinde hep yanılmışsındır, yamuk hatta belki de ters bir açıdan bakıyorsundur çünkü hayata, bunun ihtimal dahilinde olması bile bir kanıttır.
gecelerin vardır senin, gündüzler rahatsızlık verir. hele akşamlar… güneşin batışını bekler durursun. güneşin doğuşunu hayranlıkla, biraz da uykulu gözlerle izlersin.
aynaya bakarsın, bu düşüncelerin pekişir, düşünürsün; yarın ne olacak acaba diye. saatler ilerler, zaman geçer, harcarsın zamanını ama senin aklında o dün gördüğün yansıma vardır.
sisli havalar ilham verir, yalnızlık ilham verir, hayat ilham verir ve yazarsın.
ikinci olmak böyle birşeydir işte, anlamsızdır. rasyonel bir getirisi yoktur, sana para kazandırmaz, seni mutlu etmez. ama aklının bi kenarında seninle birlikte yaşayacak bir realitedir anlamsızlık, ikincilik. dumur olmuş gözlerle ekrana bakarsın, harfler arasında kaybolur gidersin…
not: aynı yazı itüsözlüğün konsepte aykırı fasilitesinde yayınlanması ardından dank etti bir bloğa sahip olduğum, buraya da koyayım dedim kendisini…